Pes Etme, Vaz Geçme, Yeni Şeyler Denemeye Devam Et!

Kanser araştırmacısı Prof. Dr. Ömer Faruk Bayrak, bugüne kadar 20 TÜBİTAK destekli projede çalıştı. Son olarak kordoma hastaları için hücresel tedavi üzerine yoğunlaştığı projesiyle destek alan Prof. Dr. Bayrak, araştırmacı olma yolunda ilerleyen gençlere “Bilim insanlarını moda ikonlarını takip eder gibi takip etmelerini, onların çalışmaları hakkında bilgi sahibi olmalarını” öneriyor.

Yeditepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Genetik Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Ömer Faruk Bayrak, birçok kişiyi şaşırtacak ve imrendirecek bir kariyer öyküsüne sahip. Bugüne kadar TÜBİTAK’ın desteklediği 20 projede çalışan Bayrak, halen “Öncelikli Alanlar Ar-Ge Projesi – 1003” desteği alan son projesinde, kordoma hastaları için hücresel tedavi üzerine araştırma yapıyor.

“Pes etme, vaz geçme, yeni şeyler denemeye devam et!” mottosuyla hayatına yön veren Prof. Dr. Ömer Faruk Bayrak’ı gelin kendisinden dinleyelim.

Öncelikle sizi tanımak isteriz. Eğitim hayatınızdan söz eder misiniz?

1979’da Erzurum’da doğdum. İlk ve orta öğretimimi burada yaptım. Erzurum Atatürk Üniversitesi Biyoloji Bölümü’nde lisansımı ve yine Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde Tıbbi Genetik alanında yüksek lisansımı tamamladım. Doktora yaparken Yeditepe Üniversitesi’nde çalışmaya devam ettim ancak doktoramı Selçuk Üniversitesi’nde aldım. 2010 yılı Aralık ayında ABD’deki Minnesota Üniversitesi bünyesinde yer alan Kalp Vakfı’nda Kardiyoloji Bölümü’nde araştırmacı öğretim görevlisi olarak çalışmaya başladım ve burada embriyonik kök hücre araştırmaları yaptım. 2012 başında Türkiye’ye döndüm ve yine Yeditepe Üniversitesi’nde göreve başladım. Burada, doçentliğimi ve profesörlüğümü aldım.

Kariyerinizin dönüm noktaları nelerdir?

Eğitim hayatımın en önemli dönüm noktası Anadolu Lisesi’nde okumaktır. Bir diğeri de üniversite son sınıfta hayat endişelerinin başlaması, eşimle evlilik hayalleri ve yeni sorumluluklar alma telaşıyla yaşadım. Üçüncü kırılma noktası da Yeditepe Üniversitesi’ne girmem oldu. Bedrettin Dalan ve Prof. Dr. Fikrettin Şahin ile tanışmak, onlarla birlikte çalışmak bana inanılmaz bir ufuk açtı. Ayrıca 2009’yılında Tıbbi Genetik’te devam etmemi sağlayan Prof. Dr. Altay Burak Dalan’ın katkısı da benim için çok önemlidir.

“Doğru Okullarda, Doğru Kişilerle Okumak Ufkunuzu Genişletiyor”

Anadolu Lisesi’nde okumanıza vurgu yaptınız. Ortaöğretimin önemli olduğunu söyleyebilir miyiz?

Kesinlikle, doğru okullarda, doğru insanlarla okumanız eğitim hayatınızdaki en önemli noktalardan bir tanesi. Ufkunuzu genişletiyor ve rekabet yeteneğinizi artırıyor. Erzurum’daki en güzel okulda okudum. Türkiye’de Cumhuriyet Dönemi’nde yedi tane Maarif Koleji açılıyor. Bunlardan biri de benim de mezun olduğum, Erzurum’da sonradan Anadolu Lisesi olan okul. Keza Atatürk Üniversitesi de 1953’te kurulan köklü bir üniversite. Bu seçkin okullarda okumamın benim için çok önemli olduğunu düşünüyorum.

“Başarıların Hikâyeleri, Başarısızlıkların Bahaneleri Olur”

Kariyeriniz sırasında önünüze zorluklar çıktı mı? Bunları nasıl aştınız?

Aslına bakarsanız zorluklar bu işin basamakları. Ne kadar yükseğe çıkarsanız, ne kadar ileriye giderseniz o kadar çok zorlukla karşılaşıyorsunuz. Zorluklar insanı korkutmamalı diye düşünüyorum. Başarıların hikâyeleri, başarısızlıkların ise bahaneleri olur.

“Yeditepe Üniversitesi’nde Samimi, Büyük Bir Aile Ortamı Var”

Üniversitemiz bu yıl 25. yaşını kutluyor. Büyük bir bölümünde siz de vardınız, tanıklık ettiniz, neler söylersiniz?

Yeditepe Üniversitesi’nde samimi, büyük bir aile ortamı var. AR-GE oraklı çalışmaları, akademik yapısı, laboratuvar alt yapısıyla güçlü bir üniversite. Diğer üniversitelerle kıyaslanamayacak kadar iyi bir laboratuvar alt yapısı var. Bu bizim gibi laboratuvar çalışmaları yapan bilim insanları için çok önemli. Ben araştırma yolunda ilerlemek isteyen bir öğrenci olsaydım, bu laboratuvar ortamını gördükten sonra kesinlikle Yeditepe Üniversitesi’ni tercih ederdim.     

Sizi başarı için motive eden bir hayat mottonuz var mı?

Pes etme, vaz geçme, yeni şeyler denemeye devam et!

Kariyer sürecinde size katkısı olduğunu düşündüğünüz, alanınız dışında şeyler, söz gelimi hobileriniz nelerdir?

Öncelikle pozitif olmayı önemsiyorum, pozitif olmak yaptığınız işe ayrı bir güç katıyor. Bir insanın tek yönlü gelişme sağlayacağını düşünmüyorum, bilim insanı sadece laboratuvara kapanarak başarılı olamaz. Başka alanlarda da kendisini geliştirmelidir. İyi yemek yapabiliyorsa, hatta kendi reçeteleriyle iyi yemek yapabiliyorsa, bu onun laboratuvarda da başarılı olabileceği anlamına gelir. Evcil hayvan hobim vardır. Bunlarla ilgili bilgi sahibi olurken de akademik okumalar yaparım.

Seyahat de bu hobiler arasında yer alıyor mu?

Seyahat etmeyi çok seviyorum, özellikle arabayı ben kullanıyorsam. Sevdiğim insanlarla seyahat etmeyi çok severim. Eskiden dağcılık yapardım ama gerek çocuklar, gerek iş yoğunluğu gerekse de artık eskisi kadar genç olmamaktan dolayı yapamıyorum. Norveç fiyortlarını, Minnesota’daki Göller Bölgesi’ni, Salda Gölü’nü, Eğirdir Gölü’nü, Borçka Karagöl’ü ve Kaçkar Dağları’nı çok severim. Erzincan Kemah çok güzel bir bölgedir.

Size ilham veren kişiler var mıydı?

Elbette benim de ilham aldığım insanlar var. Bunların başında Mustafa Kemal Atatürk geliyor. Bedrettin Dalan bana ilham veriyor. Nikola Tesla’yı da örnek alıyorum.

Kanser Alanında Çalışmamın Manevi Bir Yanı Var”

Çalışma alanınız tıbbi genetik ve kanser… Bu alanı seçmenizin nedeni neydi?

Genetik alanında özellikle kanser üzerine çalışıyorum. Annem, teyzem, amcalarım da dâhil olmak üzere birçok yakınımı kanserden kaybettim. Bu anlamda kanser alanında çalışmanın manevi bir yanı da var benim için.

Bunların yanında kanser bir fenomen. Belki binlerce kanser türü var. Dünya üzerinde yapılan bilimsel araştırmalar içinde büyük bir olasılıkla en büyük bütçenin ayrıldığı alan kanser

Neden kanseri engelleyemeyiz?

Vücudumuzdaki tüm hücrelerin sayısını 15 trilyon olarak kabul edersek, bu 15 trilyon hücrenin insan hayatı boyunca yenilenmesi söz konusu. Bazı hücreler hiç yenilenmez, bazıları da hayat boyunca defalarca yenileniyor. Yine de biz her hücrenin hayat boyunca 100 kez yenilendiğini düşünsek bile bu 15 trilyon hücrenin 1,5 katrilyon kez bölünmesi, yenilenmesi anlamına gelir. Bu bölünmenin kusursuzluğunu insanın aklı maalesef alamaz. Çünkü bu, 3 milyar baz çiftinden oluşan DNA’nın 1,5 katrilyon kez kopyalanması anlamına gelir. Bu kopyalanmanın sorunsuz olarak başlayıp bitmesi, 1,5 katrilyon olasılığı düşündüğünüzde gerçekten çok azdır. Bunu gördüğünüzde de kanser olmamanın mümkün olmadığını düşünüyorsunuz.

Bu olasılıklara baktığınızda baya zor bir durumdayız. Sevindirici olan ise herkesin kansere yakalanmaması… Bu neden kaynaklanıyor?

Tüm insanlarda bu 1,5 trilyonda 1 olasılığa rağmen neden kansere yakalanmayıp bazılarının neden yakalandığını henüz bilmiyoruz. İnsan hayatının uzamasıyla birlikte kanser olma olasılığı da artıyor.

“Kanser Hala Büyük Bir Bilinmez”

Bilim insanları günümüzden yıllar önce kanserin çok yakın gelecekte kronik bir hastalık gibi tedavi edilebileceğini öngörüyordu. Bu aşamaya geldik mi?

Kanserin birçok çeşidi var. Bazı türleri için bunu söyleyebiliriz ama kimi kanser türleri için ise bu söylem doğru değil. Kanser hala büyük bir bilinmez. Ama bugüne kadar çözdüklerimizle de yüz güldürücü sonuçlar alıyoruz. Baktığımızda günümüzden 10 yıl önce daha ölümcül bir kanser türünün bile günümüzde daha az ölümcül olduğunu görebiliyoruz.

Kanser araştırmalarınızla TÜBİTAK’tan destek alıyorsunuz. Bu desteklerden söz eder misiniz?

TÜBİTAK’ın desteklediği tüm proje kodlarından destek aldım. Şu ana kadar, desteklenen 20 TUBİTAK projesi içinde bulundum. En son “Öncelikli Alanlar Ar-Ge Projesi-1003” ten destek aldım. 1003, kapsamında desteklenen TÜBİTAK projeleri de en büyük bütçeli projelerdir.

Kanser hücresini yaşatmak istemiyoruz. Bunu toplum içinde bir anarşi gibi düşünebiliriz. Gönül ister ki anarşiyi bastırmak yerine önce anarşinin oluşumunu engelleyelim. Ancak kanserin oluşumu birçok kaotik mekanizmadan kaynaklandığı için bunu henüz başarabilmiş değiliz. Ben şu an özellikle “kordoma” adı verilen bir kanser türü üzerine çalışıyorum. Kordoma, kafa tabanı ve aksiyel iskelet kısmına yerleşen tümör çeşididir. Etrafındaki yapılarda ve kemikte yıkım oluşturarak büyüdüğü için genellikle tahrip edicidir. Radyoterapi ve kemoterapiye karşı dirençlidir. Bu kanser türünü diğer türlerden ayıran ilginç bir özelliği, hücrelerinin hızlı bölünmemesidir. Bu nedenle de diğer kanser türleriyle kıyasladığımızda hastanın yaşam süresi daha uzundur. Çok ilginç bir kanser türü olduğu için ayrıca çok az bilinen ve üzerinde çok az insanın çalıştığı bir kanser türü olduğu için bu tür üzerinde çalışmaya kara verdim.

Kordoma Hastaları için Hücresel Tedavi Üzerine Çalışıyorum”

Halen üzerinde çalıştığınız hücresel tedavi projenizle ilgili bilgi verir misiniz?

Hücre tedavileri kanserlerde artık ilk basamak tedavi hizmeti haline gelmeye başladı. Şimdiye dek hastaya kanser tanısı konulduktan sonra, normalde cerrahi operasyon öncesi ya da sonrasında kemoterapi, ihtiyaç halinde de radyoterapi yapılırdı. Ancak yeni gelişen teknolojide, savunma hücreleri-akyuvarlar hastadan alınıp çoğaltılarak hastaya geri verilebiliyor. Buna “Hücresel İmmünoterapi” de diyebiliriz. Biz bu hücreleri genetik olarak değiştirip, biyo-mühendislikte kullanılan ajanlardan faydalanarak kanser hücrelerini tanıyabilecek, doğal öldürücü (Narutal Killer-NK) hücre haline getiriyoruz. Bu NK hücrelerini de çoğaltarak tümöre saldırabilecek hale getiriyoruz. Son projemde, kordoma hastaları için hücresel tedavi üzerine çalışıyorum. NK hücrelerinde kordoma kanser hücrelerini tanıyacak bir protein yapısı oluşturuyoruz. Böylece NK hücreleri bu yüklediğimiz proteinler sayesinde tümörü tanıyıp öldürüyor.

Hücresel tedavi diğer kanser türlerinde ne kadar başarılı?

Şu an lösemiler için klinik aşamalarda hücresel tedaviler kullanılabiliyor. Hücresel tedavilerin uygulandığı birçok faz çalışması da mevcut… Ancak hepsi maliyeti yüksek çalışmalar. Süreç açısından bakıldığında, T ve NK hücrelerini hastadan alıp sadece çoğaltıp tekrar geri vermek 14 gün sürüyor. Ancak bu hücrelere genetik bir modifikasyon yapacaksanız, o zaman süreç 3 aya kadar uzayabiliyor.

“Bilgiye Sahip Olan Güce Sahiptir”

2020 yılı insanlık için adeta bir sınav yılı oldu. Gelecek yıllarda pek çok sınavla karşılaşma ihtimalimiz düşünüldüğünde sizce insanlık, karşılaşması muhtemel bu sınavlara nasıl hazırlanmalı?

Bilgiye sahip olan güce sahiptir. İyi eğitim almış insan kaynağınız varsa tarımda da, ekonomide de, sağlıkta da başarılı olursunuz. Bilgiye sahipseniz virüse karşı aşıyı üretirsiniz, bakteriye karşı antibiyotiği geliştirirsiniz. Bilgiye sahip olan toplumların tarihte en güçlü uygarlıkları kurduğu ve uzun soluklu oldukları aşikâr.

Bu geçmişte de böyleydi, bugün de böyle yarın da böyle olacak.

Çalışma alanınızın geleceği ile ilgili öngörüleriniz nelerdir?

Kanseri daha iyi tedavi edebileceğiz, tek gen hastalıklarının çoğunu tedavi etmeyi başardık, gelecekte daha çok başarılı sonuçlar da elde edeceğiz. İnsanları artık parmak izi yerine DNA’larından tanıyacağız. Her doğan bebeğin DNA sekansları alınacak. Bu anlamda yenidoğan taramaları daha yaygınlaşacak. Güncel bir konu olan SMA hastalığının önüne geçilecek. DNA sekanslarının alınmasıyla gelecekte doğacak çocuğunuzun cinsiyetini ya da saç, göz rengini seçebilirsiniz. Bilim iki ucu keskin bıçaktır. Bunları etik olarak da kullanabilirsiniz, etik dışı da…

Araştırmacı olmak isteyen gençlere önerileriniz nelerdir?

Öncelikle gençlerin ne yapmayı istediklerine karar vermeleri, bunun için deneme yanılma yöntemiyle hareket etmeleri gerekir. Mesleklerini sevmeleri ve yapacakları mesleğin alt seçeneklerini öğrenmeleri gerekir. Bunları önce okumalı ve ardından havasını teneffüs edecekleri yerlere gitmeliler. Modayı takip eder gibi bu alandaki gelişmeleri takip etmeli, bu alandaki öncü bilim insanlarını moda ikonlarını takip eder gibi takip etmeli ve çalışmaları hakkında bilgi sahibi olmalılar.